2016 yılı Atlantik Okyanus geçişi ( ARC yarış günlüğü )
Oytun Çalışlar İle Atlantik Geçişi

Dünyanın en zorlu sularından Atlantik… Atlantik’te her yıl kasım aralık ayları arasında ARC(Atlantic Rally for Cruisers) yarışı yapılıyor. ARC yarışı çerçevesinde Atlantik geçişine katılan Cumhur Gökova’nın 8 kişilik ekibinde yer alan ve Mersin Deniz Ticaret Odası tarafından desteklenen sporcu Oytun Çalışlar, 2.700 deniz mili yolculuğu sırasında yaşadıklarını, sonsuz mavilikler içinde gün gün tuttuğu notlarını, düzenli olarak dergimiz okurlarıyla paylaşacak.
Birçok denizcinin hayali olan okyanus geçişini yapmak üzere 14 Kasım 2016 tarihinde (Gran Canaria) Kanarya Adaları’na geldim. Çok ciddi bir ön hazırlığın ardından Adana Havalimanı’ndan başlayan yolculuğum birtakım aksilikler yüzünden 3 uçak değiştirmeme ve 22 saatime mal oldu. Bu satırları 15 Kasım günü, adanın ilk ışıklarının yüzüme vurduğu saatlerde yazıyorum.
Okyanus geçişi kolay olmayacak bir yolculuk. Kimilerine göre çılgınlık, kimilerine göre önünüze servet dökülse bile denenmemesi gereken bir macera. Bu yolculuğa cesaret edebilmemin tek bir nedeni var: Denize olan tutkum.
Bu maceranın temelleri aslında 1997 yılında memleketim olan Eski Foça’da ailemin beni yelken sporuna başlatması ile atıldı. Buradan, beni Mersin’den yolcu ederken yüreği pır pır atan anneme ve gururla bakan gözlerinin dolduğunun fark edilmemesi için durup durup gözlerini silen babama sesleniyorum; burada olmam sizin eseriniz. Tüm çabanız için teşekkür ederim.
1997 yılında, henüz11 yaşımdayken başlayan kariyerim sıkı antrenmanlar, yarışlar, başarılar talihsizlikler ve “keşke o günlere dönebilsek” dedirten birçok anıyla dolu. O zamanlar yarıştığım ve bugünkü bilgi ve tecrübemin temelinin atıldığı Foça Yelken İhtisas Kulübü, o dönemde ciddi başarılara imza atan, olimpiyatlarda defalarca kez ülkemizi temsil eden sporcular çıkarabilmiş bir kulüptü. Kulüp, bizler için dingi sınıfı ( küçük tekne sınıfı) ile yetinmemiş, yelkenli yat sınıfına yönlendirerek bizleri yat yarışlarında görevlendirmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe teknelerde boyumuzdan büyük işler yapar olmuştuk. Bu süreç bizlere görev bilinci aşılıyor, sorumluluk duygumuzu artırıyordu. Teknede farklı görevlerden sonra dümen tutmaya başlayarak kaptanlık deneyimini de yaşadım. O yıllardaki hevesim, beni bu spor dalında edindiğim bilgi ve tecrübeleri başka insanlara aktarmaya iten sebeplerdendi.
Yarışa ve hazırlık sürecine dönelim… Bu yarış için Türk Denizciliğinin önemli isimlerinden ‘Hocaların Hocası’ olarak bilinen Cumhur Gökova Hocamdan teklif aldım ve yarış ekibine resmen davet edildim. Aslında her zaman istediğim ama bir yandan da gerçek olabileceğine inanamadığım okyanus geçişi için sunulan bu fırsatı Cumhur Hoca söylediği anda kabul ettim. Bir anda aklıma yarışın maliyeti, aylar sürecek bu yolculuğun masrafları geldi ve aynı hızla uzaklaştı. Elbet bir çözümü olacaktı.
Marmaris’te düzenlenen Channel Regatta’ya Mersin’den kendi yetiştirdiğim öğrencilerimi götürmüş ve yarış bitişinde bu teklifi almıştım. Mersin’e döner dönmez destek talebinde bulunduğun Mersin Deniz Ticaret Odası ana sponsorum olmayı kabul etti. Takip eden günlerde ise, kendi öğrencilerim başta olmak üzere Mersin Ticaret ve Sanayi Odası ve Narenciye Tanıtım Grubu da destek verdi. Böylece yol çıkış hazırlıklarına resmen başladım.
Hazırlık süreci beslenme düzeni ile bir dizi fiziksel ve mental antrenman gerektirse de ancak fiziksel antrenmanları gerçekleştirebildim. Sabah erken saatlerde başlayan koşu antrenmanları, vücudu okyanus şartlarına hazırlamadaki en önemli antrenmandı. Diğer bir dizi fiziksel aktivite de, önceden kestirilemeyen okyanus koşulları için beni her zaman hazır tutacaktı. Aslında tüm bu hazırlıklar sadece önlem amaçlı idi. Bu hazırlıkları yapmadan yarışa katılan yelkenciler olduğunu biliyoruz.
Hazırlık sürecinde karar verilmesi gereken diğer konular, ekipman ve tıbbi malzemelerin seçimiydi. Çantamı hazırlarken coğrafi şartları ve rotayı yeniden gözden geçirdim. Ekvatora yakın bir seyir olacaktı. Bölgenin havası sıcak, fırtınalı ve yağmur geçişliydi. Bol bol tişört ve şort ile hafif yağmurluklar aldım. Günler sürebilecek fırtınalar ve özellikle gece seyrinde karşılaşılabilecek aşırı soğuk ve yağmurlu havalar için ise offshore denilen açık deniz kıyafetlerini tercih ettim. Offshore, eldiven ve çizmenin dışında her ihtimali değerlendirmek için bir milim kalınlığında dalış elbisesi ve suyla temas ettiğinde şişen bir de can yeleği de aldım.
Tıbbi uygulamalar konusunda yeterli belgelere ve deniz şartlarında hayatta kalma tekniklerine sahip olsam da, tropik adalarda rastlayacağımız her türlü duruma göre, doktor olan bir öğrencimden de yardım alarak, bir tıbbi malzeme listesi hazırladım. Bu listede bulantı, ishal, şişkinlik, ateş, baş dönmesi, böcek sokmaları, enfeksiyon ve alerjik durumlar için ilaçlar, ağrı kesiciler, yanık ve yara kremleri, ateş düşürücüler, magnezyum ve vitamin tabletleri, dikiş ipi gibi tedbir amaçlı malzemeler bulunuyor.
Bütün bu hazırlık dönemi ve aylar süren çalışma, vize ve bilet işlemlerinin ardından 14 kasımda heyecanla yola çıktım. Başlarken de söylediğim gibi, Adana’dan Gran Canaria Adasına 3 uçak değiştirerek toplam 22 saatte varabildim.
Gran Canaria Adası, Canaria adalar topluluğunun en büyük adası. Türkçe’de köpek anlamına gelen “Canaria” adaları İspanya’ya bağlı. Daha çok insanların dinlenmek için tercih ettiği sakin, sessiz bölgelerden biri.
Adaya indiğim sırada en çok dikkatimi çeken adanın sessizliği ve sakinliği oldu. Adadaki tüm eğlence yerleri en geç gece yarısı kapanıyor, neredeyse hiçbir mekanda müzik çalınmıyordu. Adada yaşam ucuz olmakla beraber insanlar günlerini çoğunlukla spor yaparak, koşarak ya da geç saatlere kadar sahilde voleybol oynayarak geçiriyor.
Adadaki deniz kültürü ve yelkencilik hemen göze çarpıyor. Marinanın dışındaki yatların sayısı, içindekilerden daha fazla. Marina dışındaki yatlar denizcilikte alarga tabir ettiğimiz pozisyonda yani sadece çapa yardımı ile beklemekteler. Las Palmas şehrinde bulunan ve özel yatları barındıran Las Palmas marinası adanın en büyük marinası. Şehrin kıyısında ana cadde üzerine kurulmuş olan bu marina okyanus geçişleri için bir uğrak noktası ve dinlenme alanı haline gelmiş. Ancak bakımsızlığı doluluğunu gölgede bırakıyor.
Burada yüzer iskeleler üzerine bağlı olan teknelere, yüzer platformlar ile geçiş yapılıyor. Bunun sebebini çok geçmeden anladım. Gün içinde en az iki kez yaşanan gel-git, iskelelerin ve teknelerin 3-4 metre aşağı-yukarı hareket etmesine neden oluyordu. Bu şaşırtıcı doğa olayını gözlemlemek keyifliydi. Diğer yandan doğanın gücünün her şeyin üzerinde olduğunu anlamamıza yardımcı oluyordu…
Yarışa 4 gün kala artık yiyecek-içecek ihtiyacımızı ve teknedeki eksiklerimizi tamamlamaya başladık. Öncelik teknedeki donanım ve güvenlik önlemleri idi. Yarışta görevli bir komite, ciddi şekilde can salı, can yelekleri, işaret fişekleri ve navigasyon üzerinde işaretçi özelliğindeki elektronikleri denetledi. Elbette eksikler vardı. Çünkü can salı donanımı şişme bottan ibaret değildi ve içindeki donanımın can salında bizleri en az 48 saat hayatta tutması gerekliydi. Can yelekleri ise tam donanımlı olmalıydı. Suya düşünce otomatik açılmalı, ışıklı uyarıcıları olmalı, AIS sistemleri ile donatılmalı ve denizde ölümlere sebep olan serpintileri bizden uzak tutacak serpinti körükleri olmalıydı.
AIS dediğimiz bu sistem uydu üzerinde teknenizin ve sizin konumunuzu belirten hayat kurtarıcı bir GPS sistemidir. Can yeleği giymiş insanlar suya düşünce devreye girmekte, teknedeki sistem ise sürekli açık kalmakta ve dışarıdan tekneyi izlemeye imkan vermektedir. Can yeleği üzerinde düdük bulundurma zorunluluğunu da unutmamak lazım.
Güvenlik hazırlıklarından sonra, tıbbi ekipman kontrolümüzü de yaptık. Ekip olarak ilk yardım eğitimi almış olmamıza rağmen, karşılaşabileceğimiz riskli durumlara karşı alınacak önlemleri bir kez daha gözden geçirdik ve tatbikatlar yaptık. Son haftamızda, her gün düzenlenen seminerler ile ekibimizin bilgileri tazelenirken, okyanusta yelken yapmayı kolaylaştıracak navigasyon eğitimlerini de aldık.
Yarışa katılan 223 yat okyanusun her tarafına dağılabilirdi. Bu yüzden organizasyon ekibi, her tür eğitimi vererek bizleri güvenli bir geçiş için hazırlıyordu. Helikopter ile denizden adam kurtarma eğitiminden tutun, can salı ve işaret fişeği kullanma, ilk yardım ve navigasyon eğitimlerine kadar neredeyse sil baştan denizciliği öğreniyorduk.
Son olarak yiyecek-içecek hazırlıklarına başladık. Her şeyin başı suydu. İçmek için gerektiği gibi yemek hazırlamak ve kişisel temizlik için de gerekliydi. Suyu tasarruflu kullanmak ciddi bir disiplin gerektiriyordu. Hayatta kalıp kalmamak su stokuna bağlıydı, bu yüzden gereken miktar iyi hesaplanmalıydı. Daha önceki dönemlerde yiyeceksiz ve susuz kalan ekipler büyük problemler yaşamışlardı. Bu yüzden bu ciddiyete göre, su ihtiyacımızı hesapladık. Bakliyat makarna gibi geç bozulacak ve tok tutacak besin ihtiyacını hesapladık. Konserveler, et ürünleri, içecekler derken sadece 8 kişi için 25 günlük stokumuz 20 koliyi buldu. Teknede yer tasarrufu önemliydi. Neyse ki ekip olarak ihtiyacımız dışında hiçbir şey almamıştık. 20 koli ve 8 kişi, 15 metrelik tekneye rahatça yerleştik.
Her gün teknemizi ziyaret ederek güvenlik kontrolü yapan ekip, kullanılan elektrik sisteminin tarihlerine kadar inceleme yapıyordu.
Bu yarış ve okyanus geçişi için gerekli cihazlar şunlar:
AIS otomatik tanımlama cihazı olarak bilinen ve teknenin dünya üzerindeki konumunu internet ortamına aktaran sistem olmazsa olmazlardan. VHF deniz telsizi frekanslarını kullanır.
EPIRB, (Emergency Position Indicating Radio Beacons), tehlike anında konum bildiren bir telsiz yönlendiricisidir. Görevi, yaşamsal tehlike söz konusu olup tekne terk edildiğinde, telsiz sinyallerini 48 saat boyunca uydu aracılığıyla bildirmektir.
IRIDIUM uydular üzerinden mail alışverişi ile hava raporu alma, acil durumda görüşme yapma imkanı sağlayan kısacası dünya ile bağlantı kurma imkanı sunan bir cihazdır.
Tekne donanımı ve bu cihazlar dışında teknede AIS cihazına benzer bir takip sistemi de mevcut.
Söz konusu güvenlik olunca, ileri teknolojiyi takip etmek hayatta kalma şansını arttırsa da kaza anında hiçbir helikopterin size ulaşamayacağı kadar uzakta olacağınızı düşünmek bu işin ne kadar tehlikeli olduğunu ve bilgi gerektirdiğini anlamanıza yetiyor.
Yarışa bir gün kala, yapılan alışverişin yetersiz olduğunu fark ettik. Yaptığımız listeyi güncelleyerek neredeyse bir önceki kadar alışveriş yaptık. Bu kez de yer problemi baş gösterdi. Kolileri teknenin tüm boşluklarını ekonomik bir şekilde değerlendirerek yerleştirdikten sonra sıra tekne temizliği ile son kez kişisel temizliğe gelmişti. Artık ekip olarak, hatanın ciddi sonuçlar doğurabileceği okyanus şartlarına ve yarışa hazırdık.
Bu geçiş, bizlere kısıtlı elektrik, su ve besinle doğaya karşı mücadeleyi öğretecekti. Tek damla suyun önemli olduğu bu ralliyi yapmak için sabırsızlanıyordum. Teknemizin diğer teknelere göre biraz daha küçük oluşunun, 1 aya yakın sürecek bu macerada bize ne gibi zorluklar çıkaracağını merak ediyordum.
Bu satırları yazdığım günden bir sonraki gün, yerel saat ile 13:00’te Türkiye saati ile 16:00’da start alacak bu yarışta 3 grup olacak. Bu gruplar sıra ile başlayacaklar. İlk olarak en hızlı grup için 10 dakika düdüğü çalınacak ardından sırasıyla 5 dakika, 4 dakika ve son olarak 1 dakika düdüğü çalacak ve ilk grup yarışa başlayacak. İlk grubun start düdüğü ise ikinci grubun 10 dakika düdüğü olacak. Kısacası ilk düdükten 30 dakika sonra birçok deniz severin hayali olan bu macera için okyanusa yelken açacağız.
Tekrar görüşmek dileğiyle…
Ekibimiz
Birlikte soluksuz bir maceraya atılacağımız ekibimizi sizlere kısaca tanıtmak isterim.
Tolga Gökova, Cumhur Gökova’nın oğlu, eski yelken yarışçılarından ve yelken antrenörlüğü yapmakta.
Arda Yahyaoğlu, Cumhur Gökova’nın yardımcılarından. Gökova Sailig School’da çalışıyor.
Alper Onmuş inşaat mühendisi. Alper bey denizcilik hayatına son dönemde atılarak kendini geliştirmiş bir abimiz.
Nilüfer Ayrancıoğlu turizmci ve yaklaşık 4 senedir yelken sporuyla uğraşıyor. En son Rolex kupasında yarışan Ayrancıoğlu’nun hayali kendi teknesi ile dünya turu yapmak.
Murat Ergün aslen haberci. Murat bey aynı zamanda yelkenli tekne sahibi olduğundan, denizcilik sektörünü yakından takip etmekte.
Hasan Beser, yaklaşık 25 yılını denize vermiş bir işadamı. Kendi teknesinde ekibimizi ağırlayarak bize güzel bir jest yapmış okyanus maceramıza katkıda bulunmuştur.
Gül Özdemir sektöre yeni giren bir arkadaşımız. Denizcilik geçmişi olmasa da çok kısa zamanda adapte olmuş, tekne üstünde bol bol vakit geçirerek kendini geliştirmiştir
Ve Yarış Başlıyor…
Artık beklenen gün geldi. Ekip olarak sabahın çok erken saatlerinde kalktık. Temel temizlik ihtiyaçlarımızı giderdik. Zengin kahvaltı menüsü ile güne güvertede hep birlikte başladık. Tekne temizliğini yapıp ailelerimizle telefonla görüştükten sonra başlayan renkli gösteriler bando takımları ve kalabalık seyirci kitlesi yarışı eşsiz bir karnavala çevirdi. Artık herkes hazırdı. İlk gruptaki tekneler limandan ayrılmaya başlarken görsel şölen arttı. Bizler de bu eşsiz şölende yer almak için hazırlanmaya başladık. Önce denizden ve rüzgardan koruyan kıyafetlerimizi, üzerine de son teknoloji ile donattığımız can yeleklerimizi giydik.
Limandan ayrılmak adeta bir ayrıcalıktı. Bütün tekneler çok yavaş bir şekilde çıkarak insanlara görsel bir ziyafet sundular. Bizler ise mutlu, keyifli, heyecanlı olmanın yanı sıra yarıştaki tek Türk ekip olmanın gururu içindeydik. Limandan ayrılarak Atlas Okyanusu’na doğru yol alırken dümendeydim ve teknemizin arkasında Türk bayraklı başka bir tekne olduğunu fark ettim. Arkamızdaki, tesadüfen orada bulunan yelken antrenörü değerli denizci bir abimizindi. Bizi uğurlamaya teknesi ile gelmişti. “Türkiye” tezahüratları eşliğinde start noktasına gidiyorduk. Bizlere tarifi olmayan bir mutluluk yaşatan değerli hocamızla vedalaştık.
Artık start saatini beklemekteydik. Bu sırada yelkenlerimizi açtık ve motorumuzu Saint Lucia Adası’na kadar açmamak üzere kapattık… Çoğu kişinin aklına gelen ve çoğu yelkenciye sorulan “Neden motor açmıyorsunuz? Yarışta motor açsanız ne olur” sorusuna yeri gelmişken cevap verelim. Bu tip yarışlarda tasarruf en büyük öncelik. Eğer yapmazsak ne olur? 2.800 deniz mili sürecek bir yarışta 240 litrelik mazot depomuz ve 160 litrelik yedek bidonlarımız ancak 400 deniz mili dayanır. Acil ve jeneratör gerektiren durumlarda mağdur oluruz. Bu sebepten de motor kesinlikle çalıştırılmıyor. Ayrıca teknemizin yelken seyrinde, motor ile yaptığı hızdan fazla hız yapması da bir diğer sebep.
Saat 12:30’u gösterdiğinde ultra hızlı sınıf olan IRCO grubu için 10 dakika düdüğü çalmıştı. Ekip olarak denizcilikte sıkça kullandığımız neta, yani güvenli pozisyona gelmiştik. Eğer start hattında olsak denizcilikte netanın tersi olarak kullanılan Çapariz; yani güvensiz-düzensiz bir pozisyona gelebilir ve diğer teknelerle çatışma rotasına girebilirdik. Şu anda aklınızdan geçen başka bir soru geçtiğini hisseder gibiyim. Bu yarışta kaç sınıf var? Bu sınıflar neye göre belirleniyor?
Dünya çapında yelkenli yarış teknelerinin ölçümünde kullanılan ve teknelerin boy, kilo, yaş, direk uzunluğu, yelken alanı gibi ölçümlerin sonucu olarak onlara puan veren IRC sisteminde tekneler aldıkları puanlara göre yüksekten alçağa doğru sıralanarak gruplar yapılıyor. Merkezi Fransa’da olan IRC’nin Türkiye temsilcilikleri tarafından, tekne başında yapılan çok detaylı ve ciddi bir incelemenin ardından ortaya çıkan puan, yarışlardaki grubunuzu belirliyor. Böylece kendi ebat ve hızımızdaki teknelerle yarışıyoruz. Yine puan farkı varsa bu puan farkları özet hesaplamaların ardından düzeltilmiş zamanlar ile yarıştaki dereceler belirleniyor. Kısacası bir dizi hesap işi oluyor.
İlk startlarda yaşanan görsel şölen, hidrodinamik ve aerodinamiğin son teknolojisi olan tekneler ile başladı. Muhtemelen bizden 3 kat daha hızlı gideceklerdi. Biz yolun henüz başlarında iken onlar bitirmiş olacaklardı.
Zaman geldi ve artık start için 10 dakika düdüğünü duyduk. Bu yarışın genelinde arkadan ve yanlardan gelecek olan rüzgar, bize hızlı aynı zamanda rahat bir seyir olacağının sinyallerini vermekteydi.
Start için hakem teknesi ile şamandıra arasından geçmemiz gerekiyordu. Fodepar yani erken start, 3 saatlik artı zaman ile cezalandırılıyordu. Bu yüzden tam zamanında çıkmalıydık. Son dakikaya girerken dümenimi hattın ortasına çevirdim. Bu sırada ekip arkadaşlarım sadece yandan rüzgarlarda yani ‘Apaz’ seyrindeki arka köşelerden yani kıç omuzluklardan gelen ‘Geniş Apaz’ ve tam kıçtan ‘Pupa’ seyrinde kullanılabilen balon yelkenimizi hazırladılar.
Start düdüğü ile balon yelkenimizi basıp yaklaşık 100 tekne ile aynı anda start ettik. Balonumuzun bize çapariz vermesi sonucu 9.’lukla başladığımız yarışta 4 saatlik dümen nöbetim sırasında birçok yakın mesafe geçişleri yaparak 5. sıraya kadar yükseldik.
Ekip arkadaşlarımın nöbet sırası gelirken iyice acıkmıştık. Teknede ilk yemeğimiz, patlıcan, soğan, domatesi kavurarak yaptığımız sosla lezzetlendirdiğimiz makarna idi. Üzerinde İspanyolca “tatlı yoğurt” yazan yoğurdu ise, yemeğin üzerine boca ettikten sonra fark ettik. Neyse ki keyfimiz yerindeydi. Gayet lezzetli olan makarnamızı yedikten sonra artık gece seyrine geçmeye başlamıştık.
Nöbet sıram sabah 08:00-12:00 arası olduğu için olabildiğince dinlenecek vaktim olmuştu. Atlantik’in hırçın rüzgarları, dev dalgalarla birlikte bizi önceden belirlediğimiz daha rüzgarlı olan kuzey rotasına doğru sürüklüyordu. Diğer tekneler Cape Verde Adaları etrafından geçerek Güney Denizi’ni kullanacaktı. Biz ise kuzeyden yüksek basınç alanlarından geçerek kuvvetli rüzgarlarla boğuşarak teknemizi daha hızlı götürmeye çalışacaktık. Fakat doğa ana bizim için planlarında küçük bir değişiklik yapmış olacak ki gece düşen hava basıncı bizi 10 saatte yakın rüzgarsız bırakmıştı.
Şu an saat sabah 10:16… Deniz dümdüz, rüzgar sıfır.. Nöbetteyim.
Yelkenlerimiz dolmadığı için ve teknemiz hareketsiz durduğu için yelkenleri indirdim. Şu an uyanan ekip arkadaşlarımdan üç tanesi ile derin bir deniz boşluğuna, ufka doğru bakıp çay içiyoruz. Hava kapalı, 21 derece. Şahane bir uyku ortamı… Bütün filo dağılmış. Etrafımızda çok uzaklarda en az 5-6 mil uzakta (1 deniz mili 1.853 metre) üç tekne rüzgar bekliyor. Ekipçe aldığımız bir karar sonucu rüzgara doğru birkaç saat motor seyri yapmaya karar verdik. Bu durum yakıt tasarrufu açısından kötü ve riskli olsa da akülerimizi şarj etme açısından oldukça iyi bir karar. Teknemizde 1 adet motor aküsü 1 adet servis aküsü bulunmasına rağmen enerji tüketen ileri teknoloji cihazlarımız bu aküleri 1 haftada bitirebilecek potansiyelde. Bu sebeple ara sıra jeneratör ya da motor çalıştırmak akülerimiz için yapabileceğimiz en önemli şey.
Atlantik’teki ilk günde rüzgarsız kalmamız, 4 saat kadar motor seyri yapmamıza sebep olsa da 4 saatin sonunda hava tahminimizin tersine çıkan rüzgarla bir nebze rahatlamıştık. Tek sorun rüzgarın arkadan değil önden esmesiydi. Bu sebepten rüzgara maksimum 30 dereceye kadar girebiliyorduk. “Orsa seyri” dediğimiz bu seyir yelkenli teknelerin maksimum 45 derece açı ile rüzgara girmesi anlamına geliyordu. Bizim kullandıklarımız; yani ileri teknoloji yarış modeli teknelerse 30 derecelere kadar rüzgara yaklaşabiliyordu. Bu da, dik açı ile gelen rüzgara sebep oluyordu. Üzerine bir de okyanustaki büyük dalgalar eklenince, bizim için maceralı bir o kadar da “ıslak” bir seyir oluyordu…
Atlantik…Hırçın Kız!
Akşam çıkan rüzgar benim nöbetim saatime (00:00 – 04:00) kadar kuvvetlenecekti. Biraz dinlendikten sonra saat 22:00 sularında okyanus manzaralı güverteye çıkarak seyir hızını, rotayı, rüzgar kuvvetini kontrol ettim. Saat 22:30’dan itibaren artık Atlantik bize kudretini göstermeye başlamıştı. Saat 23:00’de rüzgar hızı 30 knots yani 50 kilometreleri bulmaya başladı. Nöbetimi erken devralarak okyanusla hasret gidermeye başladım. Neredeyse 4 metreyi bulan dalgalar, 30 knots kuvvetin giderek arttığı rüzgarlar neden buraya geldiğimi tekrar hatırlatıyordu. Sanki hasretle, özlemle beklediğimiz bir sevgiliydi. Gözlerimi rotadan ayırmıyordum. Rüzgar kuvvetleniyordu. Yelkenlerin ayarlarını fırtına durumuna getirmiştim. Rüzgar hızı artık 36 knots olmuştu. Önümüzdeki filoya yetişmiştik. Saat 02:00 sularında üç tekne yan yana ciddi bir mücadele veriyorduk. Ekipte herkes uyuyordu. Ben ve ekipten bir arkadaşım gece nöbetinin resmen hakkını veriyorduk. Teknemiz dalgaların üzerinden sörf yapar gibi kayıyordu. Saat 03:00 civarında artık 40 knots esen hava bana okyanusla flört etme şansı verdi. Bu hırçın kızla, aşkımız ya platonik olacaktı ya da karşılıklı. Öyle bir kuvvet düşünün ki ucu bucağı yok, iç denizler gibi bir limiti yok… Dalga boyu onun için hiç sorun değil. Rüzgar şiddeti ise daha başlangıç seviyesinde. Dümende tek başımayım ve okyanus dalgaları üzerimden geçiyor. Teknemizi tertemiz yapıyordu…
Dalgaların ve rüzgarın ekibimize yaptığı jestler bitmiyordu. Tekne temizliğimiz bitmiş, okyanusta yüzmüş kadar olmuştuk. Ama en önemlisi hızlı gidiyorduk. Birbirimizi çok sevmiştik. Artık saat 04:30’du yatma vaktim gelmişti. Tekne iskele tarafına yani sol tarafına yatmıştı. Dalgaların üzerinden adeta yan yan geçiyorduk. Bu yüzden sancak yani sağ kabinlerdeki arkadaşlar iskele tarafındaki koltuklara yatmıştı. Bana yatacak yer kalmamıştı. Salona yere bir minder koyarak cenin pozisyonunda yattım. Bir an önce uykumu alıp dışarı çıkmak istiyordum. Aldığımız kuvvetli dalgalar üzerimizden geçiyordu. O muhteşem ses bir an önce uyumama sebep olmuştu…
Hayal bu ya; şöyle güzel bir uyku uyuyalım derken aniden suratıma bir kova su boşaldı. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey, suyun üzerime boşalmaya devam ettiğiydi. Güverte üzerinde buluna bir “hatc”in yani acil çıkış olarak da kullanılan havalandırma camının kilidinin açık olduğunu gördüm. Havalandırma camı dalga kuvvetinden açılıyordu. Salonun tam ortasına ve erzak dolabına su geliyordu. Hemen kalkıp camı kapattım ve kendime başka bir yer bulup iki-üç saat kestirebildim.
Doğa ana cömertliğinin yanı sıra hata affetmez bir tavrının olduğunu da göstermiş oldu. Sabahın erken saatlerinde uyandığımda rüzgar şiddeti 35 knots, hava açık, dalga boyu 3 ila 4 metre idi.. Ekip arkadaşlarım sancak bordamızdan yani sağ yan tarafımızdan gelen rüzgar ile apaz seyri yapıyorlardı. Teknemiz 8-9 knots hızlara çıkmıştı. Ve her dalga geçişi teknenin kirini tozunu atıyordu.
Bu keyif dolu seyri sabahın erken saatlerinde güzel bir kahvaltı şöleni ile şenlendirdik. Menümüz zengindi: Bir tava içeresinde 10 yumurta, peynir, kıyma ve soğan. 30 derece yan giden teknemizin havuzluk kısmında, tabiri caizse 8 kişi aynı tava içeresine “yumularak” kahvaltımızı yaptık. Sanırım en lüks restorandakilere değişmem o kahvaltıyı.
Yıllardır tekne kullanıp eğitimler vermeme rağmen, sporcu geçmişimi de bir kenara koyup bu eşsiz güzelliğe kaptırmıştım kendimi. Sanki yeniden başlamıştım denizciliğe. Üzerimize doğru patlayan dalgalar teknemizi ve ekibimizi yormak yerine daha da heyecanlandırıyordu. Güvertede iki kişiydik ve dümen değişimi yaptık. Aşağıya inip biraz dinlenecekken, kamara kapısının önünde öyle bir dalgaya yakalandım ki, tekneye çarpan dev dalga üzerimde patlayınca, can yeleğim şişti. Sular içinde kalmıştım. Şahane bir maceraydı benim için. Daha önceleri küçük yaşlarda yarıştığım tekneler defalarca kez devrilmiş, türlü problemler yaşamıştım ama bu bile hepsinin ötesindeydi.
Tekrar görüşmek dileğiyle…
Denizde 3. günümüzdeydik. Ekipte ufak tefek boğaz yanmaları, soğuk algınlığı belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştı. Akşam yemeğimizi bol sarımsaklı yoğurt ve ravioli denilen mantı benzeri makarna ile yaptık. Yaklaşık 4-5 metre kabaran deniz ve 35 knots hava eşliğinde yenilen yemek sırasında sarmısaklı yoğurdun yere devrilmesi ve kamaramızın bembeyaz olması görülmeye değerdi. Kalanları yedikten sonra hemen temizliğimizi yaptık. Rotamıza devam ettik. Bizim grubumuzdan bir tekneyi yanımızda görünce biraz hızlanıp onu geçme kararı aldık. Yaklaşık 1 saat sonra o tekneyi geride bırakmıştık.
Derin bir uykudan sonra sabaha karşı saat 04:00-08:00 nöbeti için uyandım. Sabah 04:00 nöbetleri en zor uyanılan ve uyumaya en müsait nöbetlerdir. Gemicilerin en çok kaza yaşadığı nöbetler olarak da bilinen 04:00-08:00 nöbetleri bizim için de hep zor olmuştur. Gecenin karanlığında dümene geçmiştim ve yaklaşık 2 saat yalnız olacaktım. Uyuma-uyumama mücadelesi sert esen rüzgarlar, kuvvetli dalgalar arasında daha da zordu. Neyse ki bana eşlik etmek için bir arkadaşım kalktı. Bu sayede saat 08:00’e kadar keyifli bir nöbet olmuştu. Hava soğuk yer yer yağışlıydı. Sert hava yüzünden yeme-içme problemleri yaşasak da kahvaltıda yediğim bir muz ve bir mandalina beni öğleye kadar tok tutmaya yetmişti.
Bu tarz seyahatlerde, her şeyin kısıtlı olduğu böyle ortamlarda en iyi dostlar kitaplar oluyordu. Boş vakitlerimizde kitap okumak, müzik dinlemek ve yazı yazmaktan başka bir seçeneğimiz yoktu. Ben yanımdaki laptopa birkaç film yüklemiştim. Televizyonla pek aram olmamasına rağmen arka arkaya iki film izlemiştik. Bizi okyanustan alıp götürmüştü resmen. İmkanların kısıtlı olduğu böylesi yerlerde yaşanılan basit, sıradan şeylerin bile aslında ne kadar değerli olduğunu şimdi anlıyorum…
Yaklaşık 5 gündür yolda olmamıza rağmen içinden çıkamadığımız fırtınalı, soğuk hava şartları duş almamıza engel oluyordu. Şiddetli rüzgar, üzerimizden geçen dalgalar, daha ilk günlerden direncimizi kırmış, ekipten birkaç kişiyi hasta etmişti. Ben de yutkunma güçlüğü çekiyordum. Boğaz yanması ise kendime dikkat etmezsem daha kötü olacağımın habercisiydi. Teknemizdeki ilaç stokuna yüklenmeden doğal yöntemlerle toparlanmaya çalışıyorduk. Bol limonlu, karabiberli çorbalar yine limonlu su ve çaylar kısacası limonla yapılabilecek her türlü içeceği içmeye başlamıştık. Açıkçası iyi de geliyordu bunlar. Kendimi toparlanmış hissediyordum.
Gece nöbetim 8:00-12.00 idi. Fırtınamsı rüzgarlar sancak kıç omuzluktan yediğimiz kuvvetli dalgalar artık sıradan bir hal almıştı. Giderek kuzeye çıkıyor olmamıza bir de soğuk eklenince keyfimize diyecek yoktu tabi. Aslında kafamızda belirlediğimiz 3 rota vardı:
1.Güney rotası; sıcak az rüzgarlı ve uzun.
- Orta su; kestirme gibi gözüken güneye göre biraz daha rüzgarlı.
- Kuzey rotası. Bizim sonradan tercih ettiğimiz fırtınalı soğuk ve hızlı rota. Biz ekip olarak “Okyanus deneyimi de ancak kuzeyde yaşanırdı” deyip bu rotayı tercih edenlerdeniz. Kimse halinden şikayetçi değildi. Aksine uykunun en tatlı yerinde, teknenin çatırdaması ya da yelkeni tutan bumba dediğimiz yatay direğin sağa sola kuvvetli bir şekilde çarpmasıyla uyanmak okyanusu hissetmemize ve keyfi doruklarda yaşamımıza sebep oluyordu.
Sabırları zorlayıp bizi okyanus şartlarına alıştıran ilk 5 günü geride bırakıyorduk. Sabah 8:00-12:00 nöbeti benimdi. Rüzgar 20 knots hava düşmüş bizce sakinleşmişti. Güvertede hafif bir kahvaltıyla güne başlarken sürekli takip etiğimiz yarış haberleri gelmeye başlamıştı. İlk 5 gün için haberler pek de iyi değildi. Yarışın ilk iki gününde iki tekne dümen tellerini kapatarak yarış dışı kalmış, bir tekne direğini kırmış ve yarış dışı kalmıştı. Dün gündüz saatlerinde bir tekne su alarak batmış sanırım can kaybı olmamış. Dün gece ise, nöbetim sırasında tam 8 deniz mili arkamızda bir tekneye balina çarpmıştı. Neyse ki balinada ve teknede bir şey yokmuş, teknedekiler yarışa devam ediyorlar.
İlk 5 günün özeti maalesef böyle. Bizde ise akü şarjı problemleri, soğuk algınlıkları, duş alamama ve artık çürümeye başlayan meyve-sebzeler gibi ufak tefek sorunlardan başka bir sıkıntı yoktu. Bu saydıklarımız bize yeteri kadar sorun çıkartsa da okyanusun ortasında yeterinden fazla iyimser olmaya başlamıştık.
Bulaşıklar…
Tekne temizliği sırası bendeydi. Tasarruf ön planda olduğuna göre, her şeyi tuzlu su ile halletmek önemliydi. Bir günde dağ gibi olmuş olan bulaşıklar teknenin arkasında duran iki adet kova ile su çekilerek temizleniyordu. Sanırım ilk defa bu kadar zor şartlar altında bulaşık yıkıyordum. Dalgalar normal olsa pek problem olmayacaktı fakat sağa sola yuvarlanarak bulaşık yıkamaya çalışmak da eğlenceli bir deneyimdi diyebilirim.
15 metrekare bir alan içinde 8 kişiyle birlikte 5 günü okyanusta geçirmek belki dışarıdan kolay gibi görünebilir. Fakat günümüzde giderek bağımlı hale geldiğimiz haberleşme, teknoloji, internet gibi donanımlar olmayınca bu teknoloji detoksu yerini hasret ve özleme bırakıyordu. Son teknoloji iridium cihazımızdan güç bela bağlandığım annem ile yaklaşık 45 saniye süren telefon konuşmam elbette çok önemi bir motivasyon oldu. Sanırım 20 gün sonra karaya ayak bastığımda annemle uzun uzun konuşacağım…Denizcilik hayalim olan okyanus seyahati ile birlikte zorunlu olarak yaşanan teknoloji detoksu, basit, sıradan gibi görünen kelimelerin gerçekte ne anlama geldiğini fark etmemi sağlıyordu…
Hasret dolu telefon konuşmamızdan sonra tuvalet temizliğini de bitirerek güzel bir akşam yemeği yaptık kendimize. Menü zengindi. Bir tencere dolusu kıymalı patates ve dengede durarak onu yemeye çalışan 8 kişi…Çok lezzetli bir yemeğin ardından yıkamam gereken dağ gibi bulaşıklar… Fakat o da ne ? Ekipten biri kendi tabağını yıkamak üzere tekne arkasından su çekerken sağlam olan kovalardan birini düşürüyor! Bu bizim için zorlu geçecek günlerin habercisi. Dönüp alma şansımız yok. Artık tek kova ile yola devam etmek zorundayız.
Hemen her akşam olduğu gibi bu akşam da yağmur yağmaya başladı. Tek fark havanın biraz düşmüş olmasıydı. Gece nöbeti yine bende. Diğer gece nöbetlerine nazaran bu nöbet sakin. 00.00-04.00 arası hava açık. Yıldızlar parlıyor, biraz da soğuk. Rüzgar şiddeti 13-15 knots.
Mücadele ettiğim tek şey; karnımın açlığı. İşte bu tip durumlarda kuru yemişler imdadıma yetişiyor. Aklımdan geçenleri ise anlatamam. Son üç yılımı geçirdiğim Mersin’in yemek kültürü ve gözümün önünden geçen kebaplar günlerdir beynimi kemiriyordu. Dedim ya bu bir nevi detoks işte. Açlık noktasında da mecburen alışkanlıkları değiştiriyor okyanus Biraz da kilo vermiş olmam sağlıklı beslenmeye başladığımın göstergesi.
Yine sabahı getirdik. Artık uyku vakti. Salondaki iki koltuk beni bekliyor. Son 6 gündür iki büklüm bir şekilde uyku mücadelesi veriyorum. 6. gün biterken en önemli besin kaynağımız olan sebze –meyve kontrolü yapma kararı aldık. Tekneye binerken yıkadığımız ve kuruladığımız sebze meyveleri aynı yerde stoklamak kötü bir fikir olacak ki bozulmaya başlamışlardı. Hemen onları ayırarak farklı poşetlere koyduk. Bozulmaya başlayanlar arasından kurtarabildiğimiz sebzelerden sebze çorbası, meyvelerden meyve salatası yaptık.
Yiyecek stokumuzu kontrol ederek biraz kısıtlamaya gitme kararı aldık. Öğlen nöbetimden sonra havanın güneşli olmasını da fırsat bilerek duş almaya karar verdik. Teknemizi durdurmadan arkasındaki platformu açtık. Kendimizi traka dediğimiz emniyet ipi ile kıç istralyaya bağladık. Bu sistemi sürekli kullanıyorduk. Denize düşsek bile uzaklaşmamamızı sağlıyor, muhtemel riskleri ortadan kaldırıyordu. Tek kalan kovamızla denizden su çekerek sadece deniz suyu ile yıkanmaya başladık. Karadan neredeyse 1000 deniz mili uzakta, deniz suyunun o kadar da tuzlu olmadığını fark ettik. Önceden aldığımız Durulamaya gerek bırakmayan deniz suyu şampuanlarımızla yıkanarak geç kalmış olan temizlik ihtiyaçlarımızı giderdik.
Zor olan ilk hafta geride kalırken hava açık, dalga yüksekliği 1 ila 1,5 metre civarında, rüzgar hızı ise 15-17 knots aralarındaydı. Nispeten sakin bir seyir yapıyorduk. İlk haftanın ardından herkes tekne hayatına uyum sağlamıştı. Kendimizi oyalayacak bir şeyler buluyorduk. Kitap okumanın dışında balık tutma çabalarımız sonuçsuz kalırken oyalanmak için “Astro Navigasyon” denilen yıldız ve güneş yardımıyla yapılan seyirleri çalışmaya başladık. Günümüzde elektronik sistemlerin gelişmiş olması nedeniyle fazla kullanılmasa da Astro Navigasyon konusunda pratik yapmakta fayda vardı.
Gece 04.00-08.00 nöbetine uyandığımda gökyüzü açıktı. Teknemizin arkasında parlayan planktonları görünce gözlerimi alamadım. Okyanusta olduğumu hissettiğim anlardan biriydi. Omurgasız deniz canlıları birer ışık tanesi gibi parlıyordu. Sanırım bir saat kadar onları izledim.
***
Gün ışığında leziz bir kahvaltı tabağı bizi bekliyordu. Menümüz haşlanmış, yumurta haşlanmış patates, peynir ve salatalık.
Temizlik safhasında günün en üzücü haberi geldi. Zaten tek kalmış olan kovamız da denize düşmüştü. Buradan çıkarılan ders çok açıktı. Denize çıkarken bol miktarda kova alınması gerekiyordu. Önümüzdeki iki hafta bulaşık için yeni bir çözüm üretmemiz gerekse de hepimiz önceden aldığımız fileleri bu durum için seferber ettik. Basit bir sebze meyve filesi artık temizlik için bizi iki hafta idare edecekti.
Günün haberlerini alırken ne yazık ki iyi haberlerle karşılaşmadık. 14 tekne daha yarışı bırakarak Cape Verde adalarına sığınırken bir tekne daha dümen palasını yani dümenin su içinde kalan kısmını kırmıştı. Bu yarışta 2. kez yaşanan balina çarpması sonucu ciddi hasar alan tekneye iki tekne daha eşlik ediyormuş. Biz sadece maillerden okuduğumuz kadarıyla detaylara hakimdik.
Neredeyse yolun üçte birini gitmiştik. Rüzgar iyice düşmüştü. Rüzgar haritası, önümüzdeki 800 deniz mili uzunluğundaki alanın 4 gün rüzgarsız kaldığını söylüyor. Bunun üzerine esas rotamızdan sapıp kuzeye tırmanmaya karar verdik. Kuzeydeki soğuk hava dalgası sıcak suyla birleştikten sonra kuvvetli rüzgarlara dönüşüyor ve teknemizi limitlerde kullanmamıza sebep oluyordu. Kuzeye dönüşümüzden sonra artan rüzgarla beraber yükselen yüksek dalgaların içerisinden zıplayan yunuslar keyifli bir günbatımı yaşamamızı sağladı.
Gece nöbeti gelmişti. Nöbet çizelgelerine göre günde iki kez dörder saatlik nöbetler tutuyorduk. Herkes ikişerli şekilde değişmeli olarak dümende duruyordu. Bense nöbetlerde yalnızdım. Ekip arkadaşım tekne sponsorumuz olduğu için bu jestine ben de bu şekilde karşılık veriyordum. Okyanusu günde 8 saat yalnız başıma geçirmekse yorucu ama bir o kadar da keyif verici bir deneyimdi.
Dümende tek başıma kaldığımı gören bir ekip arkadaşım zaman zaman yanımda oluyordu. İyi bir takım olmuştuk, birbirimizin eksiklerini kapatıyorduk. Denizciliğin olmazsa olmazı, birinci kuralı olan paylaşım, bizim ekibimizin de öncelikli ilkesi olmuştu. Yarıştığımızı sınıfın en küçük teknesi olmamıza rağmen, ekip çalışmamız sayesinde ilk 5’teki sıralamamızı koruyorduk.
Dolu dolu bir hafta geride kalırken ilk 1000 mili de dümen suyumuzda bıraktık. Buraya gelene kadar zigzag çizdik, güney kuzey rotaları izledik, fırtınalar yağmurlar gördük. Şimdi esas rotamıza; finiş noktası olan St. Lucia adasına burnumuzu çeviriyoruz.
Görüşmek dileğiyle…
Önümüzde neredeyse 1750 deniz mili vardı. Ekip olarak 2. pazar günümüzde resmen tatildeydik. Okyanusun yarısına bile gelmemiş olmamıza rağmen finişe yaklaşmış” havasına bürünmüştük Sıkıldığımızdan olsa gerek…
Tekne sakinleri için güneşli 26 derece hava sıcaklığında 27 knots rüzgarla ilerliyorduk. Her gün olduğu gibi bugün de yeni problemlere gebeydi. Günün ilk sorunu jeneratörün bozulması oldu. 2 yaşında bile olmayan teknemiz her geçen gün okyanus şartlarından nasibini alıyordu. Ekibimiz için son haftaya girilmiş olsa da gerçekte 2 haftaya yakın bir yol vardı önümüzde. Jeneratör tamir olmazsa teknolojik cihazlarımız akülerimiz ile birlikte elektriksiz kalacaktı. Teknemiz ve 8 kişilik ekibimizi karanlık günler bekliyor olabilirdi.
Makineyi çalıştırarak aküleri şarj etsek bile uydudan yarış haberlerini, rüzgar durumunu aldığımız bilgisayarlarımız elektriksiz kalacaktı. Teknede elektrik ihtiyacını minimumda tutsak da her gün tükenen aküler bizi endişelendiriyordu. Elektrikle çalışan sadece buzdolabı kalmıştı. Onu kapatmamız söz konusu bile değildi. Zaten minimumda olan ihtiyaçları iyice temele indirgemiştik.
Gece yarısında beklediğimiz 12 saatlik rüzgar kesintisi beklemediğimiz şekilde 2 saat erken gelmişti. Yaklaşık 10 saat motor çalıştıracaktık fakat evdeki hesap yine çarşıya uymamıştı. Öğlen 12.00 olmuştu hala motor seyri sürüyordu. Kuvvetli yağmurla beraber mükemmel okyanus manzarası üzerinde yükselen gökkuşağı görülmeye değerdi. Okyanusun en korktuğumuz yanı olan rüzgarsızlık ekibin sinirlerini zorluyordu. Resmen tam ortada çakıldık kaldık. Bu durağanlıktansa kuvvetli fırtınaları tercih ediyorduk. Durmak günleri uzattığı gibi stoku eritiyor, yol çok uzun olduğu için mazot depoları yetersiz kalıyordu. Öyle bir yerdeydik ki rüzgardan başka gitme şansımız yoktu. En yakın kara parçası olan bir ada bile 1000 mil uzaktaydı. Sinir bozucu rüzgar bekleyişi devam ediyor, bu sırada tekne temizliği ve stok kontrolü yaparak oyalanmaya çalışıyorduk. Hava raporlarını aldıkça önümüze doğru dağılan rüzgarsız alan bizi korkutuyordu.
Gideceğimiz mesafenin tam ortasında; okyanusun tam ortasında kalakalmıştık. Her yer dümdüz, hava açık, gökyüzü bulutsuzdu. Fırsat bu fırsat okyanusun ortasında denize girme imkânımız oldu. Su o kadar mavi, o kadar güzel ve berraktı ki sanki derinliklere kadar uzanıyor, bir kere dalsak dibi görebileceğiz izlenimi veriyordu. Suyun temizliğinden gözle görülemeyen planktonlar bile parlıyor, eşsiz bir manzara yaratıyordu. Rüzgarsızlığımız gün boyu sürdü. Yarıştığımız bir ekibi güney rotasından kuzey rotasına çıkarken görmüştük, kuzey rüzgarlıydı. Bizim tercih ettiğimiz rotaydı, fakat bu kez öyle olmamıştı ki daha da kuzeye ilerliyorduk.
Akşamüstüne yakın bir saatte hava henüz aydınlıkken şaşıracağımız bir sürpriz bizi bekliyordu: Okyanusun tam ortasında, okyanus seyri için oldukça küçük olan yaklaşık 15-16 metre civarında bir motor yat Karayipler yönüne doğru ilerliyordu. Koca denizde rotası bizimki ile kesişmişti, çok şaşırmıştık. O büyüklükte bir yat nasıl oluyordu da yakıt ihtiyacı olmadan 3000 deniz mili yol alabiliyordu, anlam veremedik. Teoriler üreterek ekstra 5-6 ton yakıt alabileceğini düşündük ama o kadar yakıt o tekneye nasıl sığacaktı, anlam verememiştik. Belli ki çift motorlu bir tekneydi. Çünkü motor arızası olması durumunda yardım gelme ihtimali olmayan bir alandaydık. O kadar boş vaktimiz olmuştu ki, bu konu ile ilgili bir dizi senaryo ürettik.
Akşam gün batımıyla gelen rüzgar sonunda teknemizi yürütmeye başlamıştı. Balon yelkenimizi açıp kuzeye doğru ilerliyorduk. Esas rotamızdan bir kez daha sapmış, 60 derece kuzeye tırmanıyorduk. Bu durum dümende geçireceğimiz uzun saatler hatta günler demekti. Karaya ulaşmamız da bir o kadar uzayacaktı.
Aralıksız esen hafif rüzgar gece nöbetimde yerini eşsiz yıldız manzarasına bırakmıştı. Maalesef tekrar ciddi bir rüzgar kesintisine maruz kalmıştık. Sabaha kadar sessiz bekleyişimiz devam ederken okyanusta 10. günümüzü tekne temizliğine ayırma kararı aldık. Teknemiz tertemiz olmuşken rüzgar da beraberinde gelmişti. 4 saat kadar balon yelkenimizi de kullanarak bir nebze de olsa yol alabilmiştik. Bu mutluluğumuzda öğleden sonra sona ererek yerini doğanın harikalarına bırakmıştı.
“Durgun Denizde Herkes Kaptandır” Sözü Burada Geçerli Değil
Ciddi bir psikolojik savaş veriyorduk. Ekipte herkes çok yorgundu. Zaman zaman yersiz tatlı atışmalar olsa da moral bozukluğu olmadan kendimizi toparlıyorduk. Resmen okyanusun ortasında mahsur kalmıştık. Hava raporları beklediğimiz rüzgarlar için ancak 48 saat sonrasını işaret ediyordu. Bu sırada bulaşık, çamaşır, yemek gibi bizleri oyalayacak şeylere yöneliyorduk. Ben daha çok müzik dinleyip kitap okumayı tercih edenlerdendim. Okyanus öncesi sabırsız, tez canlı olan karakterimi son 10 günde törpülemeye başlamıştım. Doğayla imtihanımız sürerken kendimizi keşfediyor, sabretmeyi de öğreniyorduk.
Dünya turlarının en uzun, en yorucu olan etabı olan Atlantik Geçişi fizik gücü ve yelken bilgisinin dışında da meziyetler istediğini göstermişti bizlere. Genel bir terim olan, denizcilerin de iyi bildiği “Durgun denizde herkes kaptandır” sözü burası için geçerli değildi. Deniz durduğunda kaptanlık başlıyor, hava raporları okunuyor taktikler oluşturuluyordu. Artık fırtına duası etmeye başlamıştık ki akşam saatlerinde hafif bir kıpırdanma oldu, tekrar yelkenleri açtık…
Yaklaşık 1 saatlik seyrin ardından tekrar rüzgarsız alana girmiştik. Hava resmen sıfırdı. Sürekli olarak hava raporlarına bakıyorduk. Bütün Atlantik rüzgarsızdı. Yelkencilik deyimiyle “Bütün Atlantik’te hava yanmıştı”. Rakiplerimiz ekvator çizgisine yakındı. Aramızda 780 milden fazla varken bile onlarla beraber biz de duruyorduk. Derecemiz iyice gerilemiş 14.’lüğe kadar düşmüştük. Karayiplere 1500 mil kala okyanusun tam ortasında yine çakılıp kalmıştık. Raporlar iki gün sonrayı gösterirken biz kara kara düşünmeye başlamıştık. Bulunduğumuz bölgede 1.700 mil uzaklıkta 300 millik bir alanda rüzgar vardı sadece. Beklemekten başka çaremiz olmadığını anladık.
Gece 3:30 ‘da nöbetime kalktığımda hafif esinti teknemizi sakin sakin götürüyordu. Saat 05:00 sularında pruvamızdan (baş taraf) esen 25 knots rüzgarla yelkenlerimizi ayarlayıp hızlanmaya başlamıştım. Hava öyle dengesizdi ki 5 dakikada bir dönüşler yaparak (tramola) rüzgara doğru tırmanmaya çalışıyordum. Nöbetlerimi tek başıma geçiriyor olmak bu tip manevralarda beni çok yoruyordu. Ancak saat 08:00’de nöbet değişimi yaparak salonda sancak (sağ) tarafta masanın üzerine serdiğim minderde yatabilmiştim.
Çok geçmeden, henüz uykuya dalmışken çok şiddetli başlayan yağmurun sesine uyanacaktım ki ardından patlayan fırtına tekneyi anında iskele (sol) tarafına yatırdı. Kalkmaya fırsat bulamadan yüzüstü yere düşmüş iskele harita masasının altına yuvarlanmıştım. Ekipten uyananlar güverteye koşuyordu. Ben de hemen çıkacak rüzgar şiddetine baktım. Hava 45 knots esmeye başlamış gök delinmişçesine yağan yağmur teknemizin havuzluk kısmını doldurmuştu. Hemen dümene geçtim. Ekip arkadaşlarım yelkenleri camadan yöntemiyle küçültmeye başlamıştı. Böylece teknemiz daha dengeli gidecek istediğimiz hızlara ulaşacaktı. Bir dakika içinde iki yelkenimiz de küçültmüş özlediğimiz fırtına seyrine geçmiştik.
Bu sırada uyku halinden dışarı fırladığımız için doğa ana güzel bir duş aldırmıştı bize ..Sırılsıklamdık. Teknenin içi darmadağındı. İki gün rüzgarsızlıkta toplayıp temizlediğimiz her şey beş dakikada eski halini almıştı. En azından yüzler gülüyor tekne gidiyordu.
Görüşmek dileğiyle…
- günün haberleri gelmeye başlamıştı. 200 mil güneyimizde bir tekne direğini kırmıştı.300 millik mazotları vardı en yakın kara paçasının 2000 mil uzakta olduğunu düşünürsek işleri epey zordu. Akşamüstü olduğunda 45 knots esen rüzgar teknemizi uçururken arkası kesilmeyen yağmur tatlı suyla duş alma keyfi yaşatıyordu. Gece geç saatlere kadar esen rüzgar 20:00-00:00 nöbetimde keyifli bir yelken seyri yaşamama yardımcı oldu. Güvertede kulaklıklarımı takarak bir yandan müzik dinleyip bir yandan ise ufka doğru yelken yapmanın keyfine vardım. Öyle yorulmuşuz ki nöbet sonrası deliksiz bir uyku çekmiştim.
Sabah güne şahane güneşle uyandık. 20 knotslara düşen rüzgar arkamıza dönmüşken teknemiz düzelmiş ve stabil gidiyorken iyi bir kahvaltı yapmaya karar vermiştik. Okyanus kahvaltılı menümüzde yumurta, peynir, kepekli ekmek, reçel ve nutella vardı. Bu koşullar için gayet iddialı ve bir mükellef kahvaltıydı. Midelerimiz küçülmüş kilo vermeye başlamıştık.
Teknemiz istediğimiz hızlarda stabil bir şekilde ilerlerken duş alma vaktimiz gelmişti. Kıç platformu açarak bir tencere yardımıyla seyir halinde duş alıyorduk. Deniz suyu şampuanı ideal bir temizlenme olanağı sağlıyordu.
Güneşi ve sakin havayı görünce oltalara sarıldık. Rastgele diyerek suya bıraktık. Gece çöktüğünde sohbet koyulaşmıştı. Herkes güvertede oturmuştu. Rüzgar 14 knots’lara düşmüştü. Arkadan gelen rüzgar balon yelkenimizi dolduruyor, ortalama 5 knots hızında ilerliyorduk.
Denizden bir şey fırlayarak sağ göğsüme çarptı. Hepimiz şok olmuştuk. Uçan bir balık herkesin içinde gecenin karanlığında bana çarpmıştı. 20 cm uzunluğunda olmalıydı. Yolunu şaşırmış olacak ki, sudan çıkıp seyir fenerlerimizi görmüş ve tekemize cdüşmüştü. Balığı düştüğü yerden alıp suya bırakıverdim. Balık için de benim için de oldukça ilginç bir deneyim olduğu kesin… Oltalarımız boş iken kısmet ayağımıza gelmişti. Okyanusun ortasında milyonda bir olabilecek şans beni bulunca hemen bir dilek tuttum.
Okyanusta sıkça rastladığımız bu uçan balıklar sudan 3 metre kadar yükseğe çıkabiliyor, bir kuş misali kanatlarını kullanarak yüzlerce metre uçabiliyorlardı. Ege ve Akdeniz’de sıkça gördüğüm bu balıklar okyanusta adeta hormon verilmiş gibi büyük ve iriydi.
Sakin geçen gecemiz sakin devam eden bir gün ile devam ediyordu. Rüzgar iyice düşmüş tekne neredeyse hiç gitmiyordu. Rakiplerimizin hepsi bizden büyük teknelerdi. Grubun en küçüğü olmak, hafif havalarda bizler için dezavantaj oluyordu 14.’lüğe kadar gerilemiştik Amacımız bitirmek ve ülkemizi temsil etmek olsa da keşke derece yapabilsek diye düşünüyorduk. Dengesiz hava şartları maalesef elimizi kolumuzu bağlıyordu. Sakin geçen günde, ısınan havayı değerlendirerek bol bol denize girdik. Aslında denize girmek de değil ilerleyen teknenin arkasından ip atarak tutunuyor böylece serinliyorduk.
Öğleden sonra gelen rüzgar teknemizi yürütmeye başlamıştı. Önümüzdeki günler için hava raporu sakin bir okyanus veriyordu.
Temizlik sırası artık benimdi. Ekibe bir jest yaparak kahvaltı hazırladım. Peynir ve yumurtalı bir kahvaltı okyanus için tartışmasız en leziz kahvaltıydı.
Güneşli bir pazar günü geçiriyorduk. Bulaşık yıkamak için sakin hava şarttı. Rüzgarlı havalarda arka platformda cambazlığa dönüşen bulaşık çilesi yüzünden düşürdüğümüz kova ve çatal, bıçaklarımızın yerini bugün kaybettiğimiz son iki leğenimiz almıştı. Son 950 mili de geride bırakırken sanırım son haftanın verdiği rahatlıktan çıkıyordu sakarlıklar.
Güneye indikçe ısınan hava bizlere adeta cehennem sıcağı yaşatıyordu. Sıcağın yanı sıra yükselen nem oranı da bizi boğuyordu. Güneçte 40 dereceleri bulan ısı, teknenin üstünü yakıyor, kamaraya inmek işkence oluyordu. Alçak basınç sistemleri rüzgar yaratsa da havayı sıkıcı ve boğucu hale getiriyordu. Günde en az 4 kez geçen tropik yağmurlar sert rüzgarlarla geldiği için anlık bir serinleme şansı buluyorduk.
***
Son haftamızın ilk günündeyiz. Sabahın ilk ışıkları yine yağmur, yine rüzgarla başlamıştı. Öğleden sonra, rüzgar balonumuzu açmış, güç bela ilerliyor haldeydik. İskele baş omuzluğumuzda beliren rakiplerimizden bir tekne dün geceden beri yanımızdaydı. Yaklaşık 5 gündür ilk defa tekne görüyorduk. Güney rotasından geliyor ve ancak esas rotaya giriyor olmalıydılar. Geriye kalan 800 milimizde sıkça tekne görmeyi umuyorduk.
Önümüzde hala kat edilecek ciddi bir mesafe olmasına rağmen, “yarışı tamamlamışız” havasına girmiştik. Önümüzdeki günlerde rüzgar sakin olacak gibiydi. Karayipler’e yaklaştıkça daha çok sakinleyecek hava bizi motor seyrine zorlayabilirdi. Yeterli mazotumuz olmadığı için biraz endişeliydik. Akü problemi yaşadığımızda, aküleri şarj etmek için jeneratörü fazlasıyla kullanmıştık. Bu da ciddi şekilde mazot kaybına sebep olmuştu.
Sakin esen havalarda sürekli olarak balık tutmaya çalışıyor fakat sonuç alamıyorduk. Ya oltalar kopuyor ya balık gelmiyordu. Okyanusu geçerken en önemli besin kaynağının yine denizin kendisi olduğu efsanesi de bizim için çürütülmüş bir tez haline gelmişti. Denizde yediğimiz tek deniz mahsulü konserve ton balığı olmuştu.
Artık son 700 mile girerken brifing yapma ihtiyacı doğdu. Karayipler bölgesi deniz trafiğinin yoğun olduğu bölgelerden biriydi. Gece nöbetleri yorucu ve uykulu geçtiğinden gemi trafiğine dikkat etmenin öneminden bahsettik.
Gece nöbetinde denk geldiğimiz bir rakibimizi de geride bırakarak hedefe 13. olarak devam ediyorduk. Takribi 500 mil sonra neredeyse bütün rakiplerle karşılaşmayı umuyorduk.
Rüzgar 15 knots civarında sabit esmeye devam ederken hava 35 derece güneşli idi.
Günün haberleri gelmişti. Bir tekne daha direğini kırmış, bir tekneye daha balina çarpmış ve bir yarışçının da kolu kırılmıştı. Şimdiye kadar 24 tekne bu gibi sebeplerle ralli dışı kalmıştı. Bu problemler böyle bir yolculuk için aslında olağan şeylerdi. Daha nceki yarışlarda da buna benzer sorunlar yaşanmıştı.
Spor Yapma Kararı
Oturmak artık baş ağrılarına ve uyuşmalara sebep olmaya başlamıştı. Biz de spora başlama kararı aldık. Spor akademisi eğitimimi ve antrenörlük tecrübelerimi göz önüne alarak bir program çıkartmam istendi. Aslında son 5 günümüzdü. Belki pek yararı o0lmayacaktı ama Karayipler’e vardığımızda devam edebileceğimiz bir program yaparsam 20 gün sonraki ülkemize dönüş yolculuğumuza kadar zinde kalabilirdik.
Programı şöyle yaptım:
20×3 Bacak çalışması – Güvertede
20×3 Bacak çekerek karın çalışması – Güvertede
20×3 Makas karın çalışması – Güverte üstünde
15×3 Şınav çalışması – Havuzluk kısmında
Bu temel hareketlere hava durumuna göre eklemeler yapabiliyorduk. Bu 4 hareket hem büyük kas gruplarını hem de yardımcı kas gruplarını çalıştırıyordu. Tekne üstünde yapılabilecek yüzlerce hareket üretilebilse de havanın 30-35 estiği okyanus ortamında tekne üstünde dengede kalmak kolay olmuyordu.
Teknedeki Uçan Balıklar
Son 550 mil hala hava kapalı, yağmurlu ve 30 knots civarında esiyordu. Full arma (bütün yelkenler açık) ilerlerken teknemiz 9 knots hızlarda adeta koşuyordu. Derecemiz hala 13.’lüktü. Gece nöbetim sırasında havuzluk bölümüne düşen uçan balıkları sabah girdikleri yerden çıkarmakla uğraşıyordum. İki gündür suda olan oltamıza bir tek balık bile vurmazken teknemiz durduğu yerde 5 tane balık yakalamıştı.
Teknemizin ışıklarını görerek içeriye atladığını düşündüğümüz uçan balıklarla ilgili küçük bir araştırma yapınca aslında arkalarından kovalayan bir başka balıktan kaçtıkları için su üstüne çıktıklarını öğrendik. Teknemize düşenler, yağmurdan kaçıp doluya tutulanlardı.
Son 400 mile girilirken rüzgar şiddetini arttırmış, 35-40 knots civarında esiyordu. Teknemiz rüzgarı tam arkasına alıyor, pupa seyri gidiyordu. Hızımız ortalama 7 knots civarında 3 ila 4 metre dalga ile ilerliyorduk. Son 500’de girmeyi planladığımız tekne trafiği henüz başlamamıştı. Son üç günümüzü bol bol temizlik yapıp, denize attığımız bir ipe tutunarak yüzmekle geçiriyorduk. Bunaltıcı sıcaklara girdiğimiz için bol bol su soğutup içiyorduk.
300 mil kala yani, yarışın bitimine iki gün kala, jeneratörde arıza oluştu. Kısa bir süre sonra navigasyon cihazlarını da kaybettik. Tam olarak 00.00-04.00 nöbetime çıktığımda tüm elektrik sistemi çökmüş, hava 40 knots, dalga boyu ise 5 ila 6 metreye çıkmıştı. Bu şekilde tüm gece yıldız seyri yapmak zorunda kaldım. Sabah olduğunda kat edilmesi gereken 200 mil vardı. Rüzgar şiddeti artıyor, yer yer azalıyordu. Artık güvenli bir mesafede olduğumuz için ‘en azından yardım gelebilecek bir mesafede olduğumuz’ düşüncesiyle gün aydınlanır aydınlanmaz en büyük yelkenimizi toka ettik.
Teknemiz sadece balon yelken ile 12-13 knots hızları zorluyor, dalgalar üstünde sörf yapıyorduk. Teknede bulunan ben ve diğer iki antrenör arkadaşım ile birer saatlik nöbetler tutarak teknenin hızını korumayı ve ertesi sabah finiş yapmayı planlıyorduk.
Rüzgar şiddeti aynı olduğu sürece kısa zamanda karaya ulaşacaktık. Şiddetli rüzgar iri dalgalarla birleşince teknenin içi adeta çamaşır makinesine dönmüş, tüm eşyalar dağılmıştı. Son günü atlatırsak, karaya çıkınca ciddi bir temizlik bizi bekliyor olacaktı hiç şüphesiz.
Gece karanlığı çöktüğünde teknemiz son hız ilerlerken balon yelkenimizi teknenin baş tarafına bağlayan alt baskı ipi bir anda koptu. Havanın çok sert oluşuna dayanamamış olacak ki bizi balonu indirmeye ikna etti. Elektrik sistemimizden sonra bir yelkenimizi de kaybetmenin üzüntüsü içinde geceye girdik.
04.00-08.00 nöbeti bendeydi. Saatlerimiz hala Las Palmas saatine ayarlıydı. Karayipler 4 saat gerideydi. Aslında nöbetim 00.00-04.00’dı Karayipler saatine göre. Nöbetim çok rüzgarlı ve dalgalı geçti. Yalnızdım ve herkes uyuyordu. Yaklaşık 4 saat yelken yaptıktan sonra son 90 mil kala dümeni teslim ettim. Denizdeki son gecemi doya doya uyuyarak güzel bir cumartesi sabahına uyandım.
Rüzgar 35-40 knots civarı tekne hızı isse 8 knots’tı. Ekip mutlu, yorgun karaya ayak basacakları için heyecanlıydı. 20 günü bitirmiştik. Bazılarımız için sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yol bitiyordu.
20 mil kala hala hava aydınlıktı. Artık adayı görebiliyorduk. Bir rakibimiz de önümüzde ilerliyordu. Derin bir oh çektik. 3 saate kadar karada olacaktık. Herkesin birinci önceliği iyi bir duş olacaktı. Ekibin keyfi yerindeydi.
Artık son millerimizde hava kararmış, rüzgar şiddetlenmiş, dalgalar yükselmişti. Neyse ki, neşemizi hiçbir şey bozamazdı. Son burnu dönüp finiş şamandırasına ilerlerken rüzgar burnumuza doğru 45 derece açı almaya başlayarak orsa seyrine dönmüştük. Fotoğraf botları gelip karanlıkta flaşlarını patlatarak fotoğraflarımızı alıyordu ki şiddetli sağanak şiddetli rüzgarla birlikte son 300 metrede keyifli bir finiş yapmamıza sebep oldu.
Şahane bir macera bitmiş, marinanın yolunu tutmuştuk. Küçücük bir kanal içinde doğal bir koya saklanmış marinanın girişi dar ve sığdı. Yaklaşık 400 metrelik bir kanaldan girdikten sonra güzel bir koya girmiş, son derece temiz ve düzenli bir marinaya adım atmıştık.
Şenlik havasında karşılamalar, yarış komitesinin tebrikleri içeren telsiz konuşmaları, ekibimizin ve elbette benim keyfimizi artırıyordu. Tekneyi bağlamak için karaya ilk ayak basan bendim. Yanaştığımız iskelede bizleri büyükçe bir meyve sepeti ve bölgeye özgü içkilerle karşıladılar.
Karaya adım attığımızda hissettiğim, yaklaşık 21 gün denizde kalmış olmanın yorgunluğu ve eve olan hasretti. Söylenenin aksine sallantı, mide bulantısı ya da karaya adaptasyon güçlüğü yaşamadım.
Bu yolculuğun sonunda 220 tekne ile başladığımız yarışı genel klasmanda 55., kendi grubumuzda ise 10. sırada tamamlamıştık. 24 tekne ise çeşitli sebeplerle yarışı tamamlayamamıştı.
Okyanus yolculuğu ileri denizcilik bilgisinin çok üstünde bir tecrübe, sabır ve direnç gerektiriyordu. Bu maceradan en önemli kazanımlarından biri belki de bunu fark etmek olmuştu.
Karaya indiğimizde gelen ilk soru, bir fırsat daha olsa yine okyanus yolculuğuna çıkıp çıkmayacağımdı. Cevabım netti: Profesyonel bir tekneyle ilk fırsatta yeniden deneyeceğim!
Bu yolculukla zaten hep hayalimde olan dünya turunun temellerini attığıma inanıyorum. Yolculuğuma ortak olan değerli okurlara saygılarımı sunuyorum.
Yüzünüzden rüzgar, teninizden deniz suyu eksik olmasın.
Yeni maceralarda görüşmek dileğiyle…